Claude Chabrol...La Ceremonie’ {Seremoni}

2012-03-23 20:04:00
Claude Chabrol...La Ceremonie’ {Seremoni} |  görsel 1
 

 

  La cérémonie (1995)

 

Claude Chabrol'un hakkında "Son Marksist filmi çektim." dediği başyapıtı "La Cérémonie", Venedik Film Festival'inde iki kadın oyuncusu Isabelle Huppert ve Sandrine Bonnaire'e ödül getirmiştir. Sınıf ayrılıkları ve burjuvazi üzerine tipik Chabrol eleştirisi niteliğinde olan filmde, Sophie ve Jeanne karakterlerinin kompleksleri ve geçmişte yaptıkları hatalar nedeniyle duydukları içsel öfkeyi varlıklı bir aileye yansıtış hikayesi anlatılmaktadır. Ruth Rendell'ın "Taştan Hüküm" isimli romanından uyarlanan film, özellikle seyirciyi şok eden finaliyle rahatsız edici ve kötümser bir insanlık draması sunmaktadır.

Öncü Gülmez

 

http://www.filmhafizasi.com/sinema-odalari/ustalara-saygi/la-ceremonie-1995/

 

 

Küçük burjuvanın sert tokatçısı yönetmen Claude Chabrol’u 80 yaşında yitirdik. O bugün Haneke’nin üslupçu ve soğuk dilinde devam eden ve çok yaygın olmayan (özellikle bizim sinemamızda) bir anlayışın en büyük ustasıydı. Chabrol genelde 1950 sonrası Fransız Yeni Dalgası içinde anılan ve film eleştirisinden gelen bir entelektüel olsa da, üzerinde çok durulmasa da  Godard, Rivette, Rohmer gibi diğer Yeni Dalga yönetmenlerinden ciddi farklılıklar taşır. 1945 sonrası savaşın yıktığı enkaza dönüşmüş İtalyan kentlerinde sıradan insanı, yoksulları ve dertlerini sinemaya taşıyarak stüdyo sinemasına karşı büyük bir devrim başlatmıştı Yeni Gerçekçilik. Yeni Dalga ise bu mirası başka bir adıma taşıyacaktı. Yeni Dalga öncelikle özdüşünümseldi, yani sinemanın kendi araçlarını düşünerek yeni bir sinema yapmaya çalışıyordu. Hata gibi görünen kesmeler, sıçramalar (jump-it), el kamerasının gevşek ve titrek rahatlığı, Brecht tiyatrosundan gelen rol yaptığının farkında olan, seyirciye bakan oyuncular, kentin gerçek sesleri ve sokakları öncelikle Godard’ın vizöründen genç bir sinema dili çıkarmıştı. O yılların 68 Mayısına koşan genç ve politik döneminde “Serseri Aşıklar” sinemada yeni bir anlayışı ortaya koyacaktı. Günlük konuşma dili, bugün Tarantino ve Jarmush’un mirası devam ettirdikleri uzun ve boş konuşmalar, hayatın filtresiz dolayımsızlığı ve sıkıcılığı, Hollywood’un temsil ettiği “Namuslu Sinema”nın jilet gibi temiz görüntülerinden ayrılıyordu. Yeni Dalga yönetmenleri modernizmin bilinç akışı, kesinti, montaj, doğaçlama, doğrusal olmamak gibi önemli kazanımlarını peliküle yansıtıyorlardı. Bu anlamda seyirciyi alışık olmadıkları, sanki hayatları gibi mütevazi filmleriyle şok ediveriyorlardı. Sarsak kamera bir romancının kalemi (camera stylo) gibi öznel çalışıyordu artık. Yeni Dalga sinemaya ekip ruhunun ya da endüstrinin yanında gayet bireysel Auteur (Yaratıcı Yönetmen) kavramını da hediye ediyorlardı.


Yeni Dalga’nın başarısızlığı


Genç yönetmenleri başta Godard’ı bekleyen en büyük tehlike içrek ve üslupçu bir dil, biçime fazlasıyla yüklenme ve entelektüel tavırı net gösterme oldu. Bu ise filmlerin geniş kitlelere ulaşmasını engelleyen başta Godard’ı rahatsız eden sonuçlardı. Bugün “Sıkıcı Fransız Filmi” deyimini biraz da buna borçluyuz. Aslında bu başarısızlık sadece onların değil 1920’lerden itibaren modernizmin ve DADA’nın da başarısızlığıydı. Godard’ın deneyselliği, Rivette ve Rohmer’in erotizmle harmanlanmış burjuva ahlakçılığına saldırıları, entelektüel önermeleri, kasvetli ve yavaş sinema dilleri geniş kitleler için izlenme engeli doğuruyordu. Yeni Dalga sinemaya önce aylakı (fleneur) sonra öğrenci ve sonunda da entelektüeli getirip merkeze oturtmuştu. Küçük burjuva eleştirisi bile bu aktör üzerinden oluyordu. Bizdeki 1980’li yılların aydın filmleri gibi, aydının dertleri, açmazları sonraki yfilmlerde sıkça görünür oldu. Bu sadece onlar için değil Fellini ve Antonioni gibi dev sinemacılar açısından da bir tarafıyla doğruydu.
 
Chabrol’un farkı


Chabrol ilk filmi Yakışıklı Serge’den -Le Beau Serge (1958) bu yana elbette bu yeni sinema dilinin içinde yer almıştı. Fakat sinematografisinin ikinci döneminde bambaşka şeyler yapmaya başladı. Temiz, kolay anlaşılır bir dille özellikle Fransız taşrasındaki küçük burjuvanın, eğitimli orta sınıfların yapmacık dünyalarına, sapkınlıklarına, sözde ahlakçılıklarına tokat atmaya başladı. Bu Yeni Dalga içinde çok ciddi bir farktı. Çünkü Chabrol’un küçük burjuvaları bohem, aylak, Paris’in kaldırımlarını arşınlayan cool insanlar değildi. Her şeyden önce küçük burjuvayı, kendini imtiyazlandıran vıdı vıdısı içinden değil, alt sınıfların bakışı ve ilişkileriyle sarsmaya çalışıyordu. Bir tarafıyla Losey gibi fazlasıyla sınıfsal bir Katil Uşak sineması yapıyordu. Özellikle de Seremoni -La Cérémonie (1995) filmiyle. Bir bakıcı ve küçük bir posta memuru arasında başlayan ilişki, tuzu kuru büçük burjuva ailesinin tüfekle avlanmasıyla sona eriyordu. Bugün Haneke filmlerinde gördüğümüz İsabele Huppert, soğuk, duygusuz yüzüyle Chabrol’un gözde kadın oyuncularındandı. Onda diğer Yeni Dalga yönetmenlerinde olan sinik-ironik dilden eser yoktu. Ya da çözülmeyi gerektiren, eğitimli izleyiciyi tavlayan derin metaforlar. Direkt, basit ve temiz bir sinema yapıyordu. Chabrol kötülük kavramını Bergman gibi Hıristiyanca bir çilecilikten kurtarmış, fazlasıyla politik, sınıfsal ve toplumsal bağlamla tanımlamıştı; sıran kötülük! Evet bütün dünyada sınıf ve kötülük geri dönerken, sinema büyük sınıfsal bir ustasını kaybetti.

ALİ ŞİMŞEK

http://www.toplumdusmani.net/v2/sinema/sinema-yonetmenleri/3874-claude-chabrol.html

 

 

http://en.wikipedia.org/wiki/Claude_Chabrol

 

Yeni Dalga'nın Öncüsü Claude Chabrol Öldü

Fransa ve dünya sinemasının devrimci öncülerinden Claude Chabrol, Paris'te 80 yaşında aramızdan ayrıldı. Fransız burjuvazisinin iki yüzlülük ve kokuşmuşluğunu sergilediği filmlerinin ilki "Le Beau Serge" Yeni Dalga'nın manifestosu sayılıyordu.

 

Sinemada Yeni Dalga akımının öncülerinden Claude Chabrol, bugün (Pazar) 80 yaşında hayata veda etti. Chabrol'un ölüm nedeniyle ilgili henüz bir açıklama yapılmadı.

1950'ler ve 60'larda sinemada devrimci bir dönüşümün yolunu açan filmleriyle Yeni Dalga'yı başlatan yönetmenlerden biri olan Chabrol yarım asra yaklaşan kariyeri sırasında 70'ten fazla film ve TV prodüksiyonu gerçekleştirmişti. 1958'de çektiği ilk filmi "Le Beau Serge" (Yakışıklı Serge) aralarında François Truffaut ve Jean-Luc Godard'ın da yer aldığı Yeni Dalga sinemacılarının manifestosu olarak kabul edildi.

Chabrol'ün, Fransız burjuvazisinin üzerindeki saygınlık örtüsünü kaldırarak, ikiyüzlülük, şiddet ve kokuşmuşluğunu sergileyen filmleri gerilim dozuyla Alfred Hitchcock'un yapıtlarıyla da karşılaştırılmıştı.

Soluk soluğa çalışarak hemen her yıl bir film çeken Chabrol pek çok filminin senaryosunu da yazdı. Özgün senaryoların yanı sıra aralarında Madame Bovary  (1991) de olan Fransız klasikleriyle Guy de Maupassant'ın öykülerini sinema ve televizyona uyarladı.

En beğenilen filmleri arasında 1968 ile 1970 arasında çektiği "Les Biches," (Dişi Ceylanlar) ve "The Butcher"ın (Kasap) yanı sıra 2000'de çektiği, gözde oyuncularından Isabelle Hupert'in başrolünü oynadığı gizem filmi "Merci pour le Chocolate" de (Sıcak Çikolata)  var.

Chabrol'ün, başrolünü Fransız sinemasının devlerinden Gerard Depardieu'nün  oynadığı son filmi "Bellamy" geçtiğimiz yıl gösterime girmişti.

24 Haziran 1930'da Paris'te bir eczacının oğlu olarak dünyaya gelen Claude Chabrol kendisi de filmlerinin kaynağı olan burjuva ortamdan gelen biri olmasa o filmleri çekmeye asla cesaret edemeyeceğini söylemişti.

Genç yaşta saygın sinema dergisi "Cahiers du cinema" da film eleştirileri yazmaya başlamadan önce edebiyat ve hukuk öğrenimi gören Chabrol ilk filmi "Le Beau Serge"i çektiğinde henüz otuz yaşına gelmemişti.

2004'te verdiği bütün eserler için Avrupa Film Ödülü'nü alan Chabrol'un üç evliliğinden üç oğlu vardı. (EK)

http://bianet.org/bianet/dunya/124730-yeni-dalganin-oncusu-claude-chabrol-oldu

 

Yeni Dalga’dan bir fire daha: Claude Chabrol

Yazar: Ercan Dalkılıç

 

Yeni Dalga’nın öncülerinden Claude Chabrol, geçtiğimiz günlerde, 80 yaşında yaşama veda etti. Çocukluğunu Fransız taşrasında, Sardent adlı bir kasabada geçiren Chabrol, 2.Dünya Savaşı sonrası, Paris’e Eczacılık okumak için gelmiş, fakat daha sonra okulun sinema kulübünde ‘sinema sanatı’ ile tanışmıştı. Jean-Luc Godard, François Truffaut ve Eric Rohmer ile birlikte, Yeni Dalga’nın teorik temelini atan ‘Cahiers du Cinema’ dergisinde de yazan Chabrol, eleştirmen kökenli bu akımın ‘en toplumcu’ ismiydi.

 

1958’de, ailesinden kalan miras sayesinde çekebildiği “Yakışıklı Serge” (“Le Beau Serge”, 1958) ile yönetmenliğe adım atan Chabrol, “Les Biches” (1968) ve “Le Femme Infidele” (1969) filmleriyle düşünsel bağlamda değilse de, sinematografik olarak Yeni Dalga’dan uzaklaşmaya başladı. Bundan sonra yönetmen, kendisine “Fransız Hitchcock” namını getiren, Yeni Dalga Akımı içinde yarattığı yalın sinema dilini, Balzacvari bir ihtiva ile çekimledi. Ayrıca, bu dönemde kamerasını Paris sokaklarından çeken yönetmen, çocukluğunu yaşadığı taşraya döndü. O zamana kadar, üst-burjuvanın hayatını didikleyen Chabrol, taşra-burjuvazisinin sapkın, entrikalarla ve cinayetlerle örülmüş ilişkilere odaklanıyordu artık. Burjuvazinin kutsadığı değerler sisteminin toplumsal olarak ne gibi çöküşlere yol açabileceğini göstermeye çalıştı. Sisteme eklemdirilmiş bireylerin davranışlarından hareketle toplumsal/evrensel bir dejenerasyonun panoramasını çizdi. Galiba, günümüzde Haneke’nin de izleğini sürdüğü anti-burjuvazi bir sinemanın ilk temsilcilerinden diyebiliriz Chabrol için.

Chabrol’un bir diğer önemli özelliği, Yeni Dalga’nın diğer yönetmenleri gibi, entelektüelize bir bakışa sahip olamamasıdır. Chabrol’un dili, modernist bir anlayışla; Brechtyen oyunculuk, görsel manipülasyon, çizgisel olmayan anlatım… tercih eden, aşırı üslupçu, deneysel ve istemsiz de olsa, genel kitleyi salondan uzaklaştıran alışılagelmiş Yeni Dalga sinemasının, o üst-anlamdırmalara yönelten, sarkastik, metaforik boyutundan uzaktır. O, her şeyden önce alt-sınıfların gözünden, küçük burjuvayı detaylı bir incelemeye tabi tutar filmlerinde. Kendi kendini, sinemasını mutenalaştırmaz, üst-bakışın gözetiminden ve denetiminden bağımsızdır. Onun içindir ki, sonraki yıllarda sevdiği, polisiye filmleriyle çıkar seyircisinin karşısına. Patricia Highsmith, (“Le cri du hibou”, 1987) ve Georges Simenon (“Betty”, 1992) gibi ünlü polisiye yazarlarının uyarlamalarını da yaptığı bu dönem, en zayıf Chabrol dönemiyse de, seyir zevki yüksek eserler barındırır.

 

Chabrol sinemasındaki burjuva tenkiti, Haneke’ye yol göstermiş olabilir ancak, bu alanda ona en benzer isim Pasolini’dir bence. Haneke, daha soğuk, ast-üst ilişkileri kati sınırlarla çizilmiş, turbo-kapitalizm içinde çoktan sıradanlaşmış, ezen-ezilen diyalektiği ağında gezinirken; Pasolini ve Chabrol biraz daha feodal, insancıl, gelişmemişlikten gelen reflekslerle ilerlerler. Bunun yanında, Haneke’nin şiddeti daha derinden ve ağır ağır yükselen bir kriz karakterindeyken; Pasolini ve Chabrol’un şiddeti çok olağan, gündelik toplumsal patlamaları içeren bir şiddettir. Haneke, eleştirisini birbirinden tamamen ayrışmış, bireyselleşmiş özneler üzerinden yapar; bu diğer iki isim ise, daha feodal, bir arada bulunan özneler üzerinden gerçekleştirirler.

 

Hemen hemen her filminde görebileceğiniz büyük yemek sahneleri, Chabrol sinemasının olmazsa olmazı bir imdir. Son dönemde Ferzan Özpetek sinemasının da, vazgeçilmezi olan yemek sahneleri, bu yönetmenlere kuşkusuz ki Fellini’nin armağanıdır. Ên belirgin örneğini “Hatırlıyorum” (“Amarcord”, 1973) filminde gördüğümüz, birlikteliği simgeleyen bu sahneler, -tabii olarak Haneke filmlerinde yemek sahneleri pek azdır, eğer varsa bile mutlaka bir huzuru, birlikteliği bozan bir işitsel bir yabancılaştırıcı (tv sesi gibi) mevcuttur. Bkz; “Saklı” (“Caché”, 2005) – Özpetek ve Fellini’ninkinden başka bir yere, değiniden öte, Chabrol’un nirengi noktalarından en önemlisine, başta da belirttiğimiz toplumcu yanına vurgu yapar.

 

http://www.tersninja.com/yeni-dalgadan-bir-fire-daha-claude-chabrol

 

 

Une Affaire de Femmes – Claude Chabrol : İkiyüzlülük, muhafazakârlık ve iktidarlarını yönettiklerine ibret olsun mantığı ile aldıkları kararlar üzerine oturtan güçlere bir eleştiri. Chabrol kolay olanı yapmayıp kahramanını kolayca özdeşleşilebilecek karakterlerden seçmiyor ve eleştirisini bu nötr konumu ile daha da güçlü kılıyor. Olağanüstü bir Isabelle Hupert adaletin iktidarlar tarafından mesaj verme aracı olarak kullanılmasının bu çarpıcı hikâyesini çok daha etkileyici kılıyor.

 

http://www.gurkankilicaslan.com/?tag=claude-chabrol

 

 

Chabrol tarzı bir burjuvazi eleştirisi!

‘La Fille coupée en deux’ {İkiye Bölünen Kız – 2007} / Claude Chabrol Kendisini ve çevresini çıkmaza sürükleyen burjuvazi. Ahlâki çöküntü içinde bir burjuvazi. Kendilerini merkez olarak gören, kendilerinin dışındakileri düşünmeyen (bencil) burjuvazi. Tüm yaşam alanlarını kendi dünyaları... 

La Ceremonie’ {Seremoni} / Claude Chabrol – 1995

La Beau Serge’de üniversite ve köy, aydınlar ile halk yığınlarını karşı karşıya getiren yönetmen; Seremoni’de ise alt ve üst sınıflar dilemmasını/çatışmasını gözler önüne seriyor. ‘Sophie’ (Sandrine Bonnaire), esas karakterimiz. Bir burjuva ailesinin yanına hizmetçi olarak... 

http://www.sinemabuyusu.com/index.php/kategori/yonetmenler/claude-chabrol-yonetmenler

 

 

Kötülük Çiçeği

Zafer İlbars

Claude Chabrol filmleri ders çalışır gibi dikkatle ve sabırla izlenmesi gereken filmlerdir. Sembolik karakterleri, ele aldığı konulara karşı olan mesafeli tavrı ve iğneleyici nükteleriyle insanoğlunun zaaflarını ustaca gözler önüne serer. Fon olarak seçtiği ülkesi Fransa özelinde irdelediği karanlık temalar genel anlamda tüm insanlığın yaşadığı ruhsal arızaları dile getirir. Eleştiri oklarının hedefi ise daha çok burjuvazi üzerine odaklanmıştır. Burjuvaziyi iltihaplı bir yara gibi görür sanki. Bütün o "her şeyin yolunda olduğu" izlenimini uyandıran dış görüntüyse, olsa olsa bu iltihaplı yarayı örtmeye çalışan bir yara bandından farksızdır.

Chabrol filmlerindeki genel tematik istikrar yönetmenin son filmi Kötülük Çiçeği'nde de kendini gösteriyor. Saplantılar, sadakatsizlik, ikiyüzlülük, zinâ, cinayet ve git gide kontrolden çıkan ilişkiler, bir burjuva ailesinin özelinde irdeleniyor. Bu temalar arasında "cinayet"in ayrı bir önemi var. Cinayet olmasa film ortalama bir burjuva aile portresi olarak kalabilirdi. Ama işlenen cinayet filmde "farkı yaratan" en önemli olay. Herhangi bir cinayette doğal olarak bütün düzen ve dengeler alt üst olur. Ama bu filmdeki cinayet hiçbir şeyin değişmemesine yol açarak ilginçliğini bir kat daha arttırıyor.

Cezası çekilmemiş bir suçun etkileri yıllar sonra kendini gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı'nda nazi işbirlikçisi olduğu iddia edilen ailenin üyelerinden Anne, belediye seçimlerine katılmaya karar verdiğinde çevrede çeşitli el ilanları dolaşmaya başlıyor. Nazi işbirlikçisi bir aileden gelmesinden dolayı, bu karalama kampanyasını gerçekleştiren aşırı sağcı rakibi gibi gözüküyor, ama ailede herkesin şüphelendiği kişi bizzat Anne'in kocası. Sadakatsizlik ve ikiyüzlülük bu noktada kendini belli ediyor. Çünkü ailenin tüm fertleri böyle bir kötülüğü yapacak kişinin koca olduğunu biliyorlar. Ne gariptir ki kadının kocasından zerre kadar şüphesi yok. Bu aptallığı keşfedemeyen kadının çok geçmeden belediye seçimlerini kazanacağından herkes emin. Kendi çevresini tetkik etmekten aciz kadın, bir belediyenin başına geçmeye hazırlanıyor.

 

Karakterler arasında en dikkat çekeni şüphesiz Line teyze. İşlediği cinayetin diyetini yıllar sonra ödeme fırsatı buluyor. Bu cinayeti onun için fırsata dönüştüren ise, yine kendisi gibi bir cinayet işlemek zorunda kalan genç kız. Son derece bilinçli ve ustaca bir kurguyla örtüşen bu dramatik baht dönüşü, filmi izlenebilir kılan unsurların başında geliyor. Ama belirtildiği gibi hiç bir şey değişmiyor. Ölen kişinin cesedi dirisinden daha cazip belki de. İnsanlar üst katta bulunan ölüden habersiz bir şekilde aşağıda kazanılan seçimi yapay jest ve davranışlarla kutluyorlar. Şampanyalar patlıyor, gülücükler uçuşuyor. Çatlamış bir vazo haline geliyor ev. Ve bu çatlamış vazonun içinde kötülük çiçeği tüm cansızlığıyla, yani en makul haliyle solmaya başlıyor.

Filmin yapısındaki serinkanlılığın öyküye de yansıdığı açıkça görülüyor. Aslında bin bir gürültü patırtının içinde gerçekleşmesi gereken bunca olay, olanca sakinliğiyle gerçekleşiyor. Bu ağır ritm, zaman zaman izleyende yabancılaştırıcı bir etki yaratıyor. Özellikle popüler sinema izleyicisinin -eğer tercih ederse- izlediği zaman adaptasyon sorunu çekebileceği bir film Kötülük Çiçeği. Ama bu tür bir izleyici bile, sabredebilirse finalde film tarafından cömertçe ödüllendirilebilir. Gerçekten ilgi çekici bir finali var filmin. Final sahnesiyle Chabrol'ün, o çok iyi bilinen "anlattığı öyküden geri çekilen tavrını" da sergilediği açıkça görülüyor.

Chabrol, burjuva aymazlığına yine sivri ve alaycı oklarıyla göndermelerini yapıyor. Dekor kullanımından oyunculuk tavırlarına kadar her şey amaca hizmet ediyor. Şüphesiz Chabrol sinemasına uzak olanlar için biraz sıkıcı gelebilir film. Ama Chabrol ve onun sinema anlayışı hakkında biraz inceleme yapılırsa yönetmenin filmlerinden seyir keyfi alınabilir.

 

http://www.beyazperde.com/filmler/film-45460/elestiriler-beyazperde/


 

 

 

193
0
0
Yorum Yaz