Lars Von Trier- Üçleme (Dogville, Manderlay, Washington)

2009-09-12 21:10:00

 

 


Karanlıkta Dans (Dancer in the Dark) filminin yönetmeni Lars Von Trier, USA- Land of Opportunities  üçlemesinin (İlk ikisi Dogville 2003 ve Manderlay 2005) son filmi Washington’u tamamlamadan yeni filmi Antichrist ile gündeme geldi. Senaryosunu Adem’in Elmaları (Adam’s Apples) filminin senaristi Anders  Thomas Jensen ile birlikte yazdığı ve Fransız aktris Charlotte Gainsbourg’un performansı ile En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görüldüğü Trier’e ait bu yapım, 62. Cannes Film Festivalinde epey tartışma yarattı.

 

Antichrist hakkında yorum yapmak için erken. Ayrıca üçlemenin dışında bir film. Ancak Dogville ve Manderlay hakkında yorum yapmak için üçlemenin son filmini (Washington) beklemek gerekmiyor. Bu filmler hakkındaki yorumları; kapitalizm eleştirisi, nihilizm ve diğer başlıkları altında topladım.

 

“Trier, siyasi film yapmadığının altını zaman zaman çizse de, dokunduğu her konunun fazlasıyla siyasal olduğu apaçık ortada. Karanlıkta Dans’tan Europa’ya, Gerizekalılar’dan, söz konusu üçlemenin ilk iki filmine kadar yaptığı tüm filmlerde olmaması gerekeni ana karakterlerinin ciddi yardımıyla seyirciye sunan yönetmen, çözüm üretmekten bilinçli olarak geri duruyor. Beste ATVUR- http://www.yenifilm.net/yazi.php?id=101

Trier’in Brecht’ten etkilendiği ve Amerikan eleştirisi yaptığı genel olarak kabul görüyor.

En sonda yer alan, Serkan Mutlu ve Melik Saraçoğlu söyleşisinin daha gerçekçi bir bakış açısı sağladığını düşünüyorum.

 yorumOKUyorum

 

 

1.Kapitalizm eleştirisi / Brechtvari

 

-------La Haine-22.12.2003

http://www.zoque.net/sinema/14201-dogville-lars-von-trier/

 

 

Dogville'i izlediğimde, trier'in gerçekten sükse yaptığını düşündüm. Kuramsal anlamda, üzerine gittiği / yerlebir ettiği dramatik yapıdan tutun da, bu kadar güzel bir kapitalizm eleştirisi daha önce görmemiştim. Hem de bunu yaparken, direkt siyaset üzerenden diil, insan'ın kötücül bir varlık oluşuna giden bir düşünceyle ve uslubun bi o kadar "hardcore" oluşu beni çok etkiledi.

tüm bunların yanında, sinema'nın ilizyon kavramı'na ve dolayısıyla hollywood sineması'na çarptığı "tokat" o kadar altıdoldurukmuş ve bir kurama dayanan bir iş'le ortaya çıktığı için daha da etkiliyici benim için. DOGMA'nın önde gidenlerinden trier, resmen kurduğu ortam / platform'la seyirci istese de / istemese de, burası dogville ve kurmaca bir mekan. hatta o kadar kurmaca ki, tiyatral olandan dahi "yapay", "kurulmuş bir şey diyor ve sonra yapacağı yapıyor..

inandırıcılıktan bu adar uzak bir ortam'da seyirciyi, grace'le o kadar çok empati (duygudaşlık) kuracağı bir kıvamam getiriyor ki, olmayan kapılara, olmayan duvarlarla karşın izlliyici olarak final'de kasaba'nın yerlebir edilişini haz'la izliyoruz..

özetle, kapitalist düşünceyi; "ihtiyacın olduğu kadar diil, karşındakinden alabileceğinin en fazlasını alma güdüsü" olarak anlatan trier, harika bir şey yapıyor.. gerçekten de, dogvilleliler'in, grace'den maksimum fayda tredine girişleri tamamen kapitalist bi yaklaşım. ve işin trajik tarafı, bunun insan doğasında varolması. güç dengesi, sizin kullanacağınız tarafta ise bunu zaten yaparsınız demiş oluyor final'de, grace'e "ben de onların yerinde olsam aynısını yapardım" dedirmesiyle..

trier'in final'i savunduğunu düşünmüyorum, tersine bu bi ironi sadece.
bunu da öyle bir şeyle yapıyor ki işte, sinema'nın (tiyatro da diyebiliriz, roman'ın da, hikaye'nin de; demek ki 'kurmacanın' 'kurgulama'nın) çekiciliği burada.. grace'in babası'nın (dikkat, "belalısı" ya da sevgilisi diil) mafya oluşu'yla yapıyor. hem de öyle böyle mafyalar'dan diil. ciddi ciddi bir iktidar olabilicek bir güç olarak mafya. mafya ki, zaten kapitalizm'le birlikte varolabilecek bir yapı.. yani, bu sistem'in yarattığı bir yaratığı (demeliyim), bizim (grace) için kurtarıcı yapıp sonradan, artık bunu ne zaman farkerdersek, "iyi de grace'in babası ya bu kadar güçlü bir olmasaydı / mafya olmasaydı ne olacaktı?!" dedirtene kadar..son jenerikte de bunu illaki düşünmemizi sağlıyor, amerikan'nın bir şekilde atıkları olan homelesslar'ı(evsizleri)gösterek. ama bu noktada film'in bir "amerika eleştirisi" olduğunu düşünmemek gerek, amerika tıpkı dogville gibi bir sembol. iyi de bir sembol..

etkisinden çıkılamayan, insanın özündeki kötücül olan..
affetmenin dahi kibirden, özde iyicil olmayan bir duygudan geldiğinin de altını çizerek bu durumu bağlıyor trier final'de..

bir de, yaratılmış platform'daki sokak'ın "elm street" oluşuyla, bir gönderme de (ya da önseme de) dogville'in aslında bir korku sokağı olduğuna gidiyor..

yine grace'in ne kadar "iyi" olduğunu düşünürsek düşünelim, dogville'e geldiğinde yaptığı iilk şey'in bir hırsızlık olduğunu düşünürsek (dog'un kemiği'ni çalması), insandaki adalet duygusunun da deforme olmuş bir şey olduğunu hatırlatıyor.


---------eylembilim 1.04.2009 12:18

http://0derece.org/2009/03/29/ulak-dogville-toplumun-toplam-masumiyeti-vs-deniz-barist/

Von Trier’in, Manderlay ve Dogville’de uyguladığı yabancılaştırma aslında büyük ölçüde Brecht’in dramaya getirdiği bir tekniktir. Brecht bu tekniği burjuva ideolojisinin yarattığı çarpık değerleri tersyüz etmek için kullanır; en bariz ortaya çıkan yapıtı da bana kalırsa Cesaret Ana ve Çocukları. Yabancılaştırma’da aslında sahnedeki kişi üstünden seyircinin değer yargılarını kökten sarsıcı bir tersyüz etme işlemi uygulanır. Brecht’in verdiği mesaj çoğunlukla şunun gibidir: “Kahramanlık” bize bir erdem olarak sunulur; çünkü çıkarları adına savaşmamızı bekleyen sınıflar vardır. Başka erdemlerin de benzer biçimde öğütüldüğünü görürüz.

Von Trier’i de, Brecht’i de birleştiren noktalardan biri hiç kuşkusuz “mesaj kaygısı” dediğimiz; modern sanatın zayıf örneklerinin dışladığı, dışlamayı bir ideoloji haline getirdiği şeydir. Von Trier’in Brecht gibi marksist vb. bir dayanağı olmadığı için yapıtları Selvi Hanım’ın “mutsuzluk” olarak tanımladığı bir nihilizme yöneliyor. Dogville’de de, Manderlay’de de insana tümden güvensizlik şeklini alıyor. Manderlay aydınlanmış toplum yaratma idealinin çöküşüdür. Brecht daha pozitiftir; “Dersimizi aldık, öyleyse Dünya’yı ona göre elden geçirelim” gibi biter yapıtları.

Von Trier’in daha önceki filmlerinde ise, örneğin Dalgaları Aşmak ya da Idiots’da “masumiyet”in kutsallığına bir övgü vardır. Her iki filmde aşkıncı ideallere dönüktür; özellikle Dalgaları Aşmak… Idiots’ta mesela, burjuva ikiyüzlülüklerinden tam olarak sıyrılmış bir yaşam arayışının umutsuzluğu var. Filmin son sahnesi müthiştir. Von Trier’in vardığı nokta ama, “İnsan bu. Değişmez.” Brecht de aslınd ayakın bir soruya takılıp kalmıştır: “Wovon lebt der Mensch?” her iki sanatçı da, “idealizm”in çocuksu düşlerini yerin dibine geçirir. Yerine ne koyar? Brecht, devrimciler yaratma çabasında gibidir; ama düşünceleri sık sık dalgalanmıştır. Brecht’in devrimcisi “Şvayk”tır; düzenin çelişkilerini güldürüye dönüştürür. Von Trier’de ise böyle biri yok.

2. Nihilizm

Mehmet KURTKAYA http://www.altkultur.net/manderlay.nedir

Şayet Nietzsche Manderlay’in galasına gitseydi, film bitiminde gözünden yaşlar akarken Lars’a doğru yürür, iki eliyle birden Lars’ın elini sıkardı: “Tebrikler! Beni ne kadar heyecanlandırdığınızı bilemezsiniz. Yazdıklarım sinemayla ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi!”

Lars Von Trier, biraz da adı baronluk hissi uyandırdığından dolayı, sanki o zamanlarda yaşayabilirmiş, böyle bir karşılaşma da sinemanin henüz icat edildiği o yıllarda mümkün olabilirmiş gibi geldi. Zaten film de o yılların Amerika’sını anlatıyor.

Günümüzde seyircilerine dayak atmaktan zevk alan yönetmenlerin en önde gelenlerinden Lars (muhtemelen laarş okunur veya ben öyle okumak istiyorum), ki seyircilerin de bundan haz aldıklarından şiddetle kuşkulanıyorum, Manderlay ile ABD üçlemesinin ilk filmi Dogville’i birkaç adım öteye taşıyor. Dogville’de tekme tokat bir temiz dayak yiyen seyirciler maalesef bu filmde kızılcık sopasının hiddetli vuruşlarından serseme dönüyor. Film Ekimi’nde normalde salonu hemen terk eden seyirciler muhtemelen bu sebepten dolayı bir süre koltuklarından kalkamadilar, zar zor kalktıklarında ise oralarını buralarını tuttarak yürüdüler. Ya da ben öyle gördüm!

Dogville’de iyiniyet ve ahlakı Amerikalı küçük kasaba muhafazakarlarına tecavüz ettiren yönetmen, Manderlay’de demokrasi ve özgürlüğü zencilere …. (hallettiriyor). Amerika’nın her daim şampiyonluğunu yaptığı değerler bizzat o değerlerin savunucuları tarafından ihlal ve iğfal edilirken, Amerika’nın cisminde Nieztsche’nin insan soyuna dair temel görüşü tekrarlanıyor: insanın yaptığı en nihayetinde güce erişme çabasından ibarettir.

Film Amerika’nın önderi olduğu, dünyanın neredeyse tamamında tartışmasız kabul gören, demokrasi, iyiniyet, hoşgörü, özgürlük, kendini yönetme hakkını da içeren değerler bütünü açısından bakıldığında oldukça kötümser, karamsar bir dünya görüşü ifade ediyor. Ama bunun aynı zamanda hümanist bir bakış olduğunu da söyleyebiliriz: insanı her türlü değerden çıplak, pragmatik bir hayvan olarak gören, o şekilde kabullenen bir bakış, aynı Nietzsche’nin hümanizmi gibi. Filmin tek tutarlı, hatta sempatik karakterinin Grace’in gangster babası olması bu bakışın temel unsurlardan biri. Babanın sevgisi koşulsuz, kızı istiyor, o yapıyor. Verdiği öğütleri kızının dinlemeyecek olması ise ona yardım etmesine engel teşkil etmiyor.

Dogville’le bir karşılaştırma yapmak gerekirse çok daha güçlü bir senaryo filmi birkaç yönden ilerletiyor. Karakterlerin kategorizasyonu bir sosyolojik çalışma yapıldığını gösteriyor ama bu karakterlerin güçlü oyuncularla kanlı canlı karşımızda durmaları nedeniyle filmi bir masal dinler heyecanıyla izliyoruz. John Hurt’un anlatıcı olarak sadece sesiyle inanılmaz güzel oynadığını, filmi onun yönlendirdiğini söyleyebiliriz. Hurt’un ince alaycı anlatımı filmin mizah duygusunu güçlendiriyor, bazı sahneleri böyle bir filmden beklenmeyecek derecede komik hale getiriyor ve ironiden, ince mizahtan pür kahkaya geçmenize yardımcı oluyor.

Kahramanimiz, Amerikan püriten ahlakının ve değerlerinin temsilcisi saf genç kız Grace’i oynayan Bryce Dallas Howard oldukça başarılı bir oyunculuk çıkartıyor ve Nicole Kidman’ı pek aratmıyor. Lars filmin hem yönetmeni hem de kameramanı ve tek bir sahnede çekilen filmin bu kadar dinamik olmasında oyuncular ve anlatıcıdan sonra en önemli paya sahip.  Washington’un daha da fazla mizahi unsura sahip bir film olacağını düşünüyorum.

3. Diğer:

----------Dogville: Amerikan Rüyasının Sonu

http://akashazone.com/index.php?option=com_content&task=view&id=156&Itemid=1

 Tabi asıl ilham kaynağının Bertholt Brecht ve onun intikam temalı şarkısı Pirate Jenny olduğunu da sürekli tekrarlıyor. “Aslında öykü dünyanın herhangi bir köşesinde geçebilirdi, ama bir şekilde stili tamamıyla Amerikan oldu. Steinbeck okuyordum ve acaba nasıl olur diye düşünmekten kendimi alamadım” diyor Trier, filminin Amerika’da geçmesiyle ilgili. Gene de, “Aslında Amerika’yı seviyorum. Hatta, şu son zamanlardaki ‘özgür Irak’ politikasından sonra ‘özgür Amerika’ kampanyası düzenlemeyi bile isterim.” demekten kendini alamıyor.
 
Lars Von Trier’in daha önceki bazı filmleri, özellikle Dalgaları Aşmak ve Karanlıkta Dans, seyircilerin duygularını harekete geçirmek için, kadın düşmanlığına varan sadizm içeren sahneler içerdiği konusunda eleştirilmişti. Filmdeki Tom’un karakteri bu şikayetlere o kadar uyuyor ki, insanın elinden, buna özeleştiri –ya da savunma- demekten başka bir şey gelmiyor . Hangisi olursa olsun, filmin son bölümündeki diyalog, Von Trier ile kendisinin haksızlığa uğramış yaratıcılığı arasında geçiyor gibi görünüyor. Yönetmenimiz, öyküsü üzerine iyice bir kafa yorup, onun çeşitli unsurlarını göz önünde bulunduruyor. Kim bilir belki de Grace’in “gücü kabul etmesinin” ve Selma’nın kaderini paylaşmamasının nedeni de budur.
 
 (Irmak Koçkan)
 

----------Lars Von Trier'in Can Yakıcı Okları (Manderlay)

http://akashazone.com/index.php?option=com_content&task=view&id=156&Itemid=1

  Kelimenin tam anlamıyla göz önünde olan bir medyum sinema. İlk karşılaştığımızda bir devrim olarak algıladığımız her şey ya zamanla tüketim kültürünün bir parçası oluyor ya da alışılmış bir öğe haline gelip hizmet etmek istediği amacı teğet geçiyor. Lars von Trier’in Fırsatlar Ülkesi-Amerika üçlemesinin ilk bölümü Dogville (2003) ilk izlendiğinde iğneleyici üslubu ve tiyatro-vari dekoru ile herkesin ağzını açık bırakmıştı.
 
 Sinemada kullanabilecek tüm yabancılaştırma öğelerini kullanırken, seyirciyi filme dahil etmeyi de başarmış ve ayakta alkışlanmıştı. Serinin ikinci bölümü Manderlay (2005), malum bir nevi devam filmi olarak seyircinin karşısına çıktığı andan itibaren ilk filmden bir adım geride başlıyor etkileme yarışına. İçinde kullanılan tüm yadırgatıcı unsurlara daha önceden alışık olan seyirci artık filme bir yenilik gözüyle bakamıyor ve biçiminden çok içeriğine gömülüyor filmin.
 
 Lars von Trier, bu ikinci filmde Amerikan’ın temsil ettiği demokrasi anlayışının sınırlarını biraz daha genişletiyor. İktidarı kendi ellerine geçiren ve güç kazanan cahil bir halkın hemen hemen faşizme dönüştürdükleri bir demokratik sistemle, medeniyetten ne derece uzaklaşabileceklerini gözleri önüne seren Trier, bu sefer alanını biraz daha daraltıyor. Irkçılık, kişisel bağımsızlık ve seçme hakkı gibi konuları insani içgüdülerle yorumlayan Trier, bu filmde Amerika’ya doğrulttuğu eleştiri oklarının ucunu biraz daha sivriltiyor ve biraz can yakıyor denebilir.
 
 İlk filmde, bağımsızlığını demokrasi meraklısı Dogville halkına kaptırmış olan Grace, bu ikinci filmde 70 yıl önce yasaklanmış olmasına rağmen halen köleliğin devam ettiği bir kasabada buluyor kendini. Kendilerine göre belirli kanunları olan Manderlay kasabasındaki duruma el koyan Grace başına geleceklerden habersizce Dogville halkının yaptığı gibi bir demokrasi oyununa kaptırıyor kendini.
 
 Siyahlara yapılan kötü muamelelere bir son vermek, köleliği ortadan kaldırmak ve herkese belki de kendi rızaları olmaksızın silah zoruyla kanuni hakları hakkında bilgi vermek isteyen Grace başlı başına tüm Amerikan değerlerinin ve düşünce biçiminin bir sembolü olarak yer alıyor filmde. Lars Von Trier’in sinemasal olarak kendine biçtiği Tanrı rolüne bu filmde iyicene ısındığı, film boyunca Grace’in davranışlarını eleştiren dış sesin alaycı, zaman zaman rencide edici tonundan fazlasıyla belli oluyor.
 
 Amerika’nın, doğuya ve ötekiye olan oryantalist bakışından, neredeyse tüm siyasi sorunları burnunu her şeye sokan bir çocuk saflığıyla çözümleyebileceğini iddia edişine, karşısındakinin zekasını küçümseyerek birilerini eğitme çabasından, sürekli küçük duruma düşüşüne kadar her davranışıyla alay ediyor film.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki filme hakim olan tüm bu alay politikası inanılmaz eğlendiriyor bizi. Fırsatını bulduğumuz her an dalga geçtiğimiz, ateş püskürdüğümüz Amerikan kültürünün bu şekilde küçümsenmesi güldürüyor bizleri, rahatlatıyor. Ancak sinemadan çıkıp, birazcık film hakkında düşünme fırsatı bulduğumuzda aklımız karışıveriyor birden.
 
 Irkçılıktan bahsediyor film, çünkü belirli bir topluluğa dışarıdan bakıp onlara zulüm etmekten, onları insan yerine koymamaktan ve hep aşağılamaktan bahsediyor. Ve bu ırkçılığın illa deri renginden kaynaklanmaksızın, insanların kökenlerini suçlayarak da yapılabileceğini belli ediyor sessizce. Ve bir anda çıkmaza giriveriyor, soruyoruz: Lars von Trier uçak korkusu sebebiyle bir kere bile ayak basmadığı bir ülkenin tüm değerleriyle dalga geçme hakkını nereden buluyor, o da bir nevi ırk ayrımına sebep olmuyor mu Manderlay'de tutturduğu alaylı üslupla? Ve daha da garibi, Amerika, ne kültürü ne de dış politikasıyla hiçbir tarafı savunulamayacak bir sembol olsa da, filmi izlerken onunla gülüp eğlenen bizler de bir parçası olmuyor muyuz bu ırkçı tutumun?
 
 Lars von Trier ile ilgili soru işaretleri oluşuyor kafamızda Manderlay'i izledikten sonra. Acaba kendi durumumuza dikkat çekmek için bir ayna haline mi getiriyor filmi yoksa sadece uzaktan baktığı bir ülkeye çamur atarcasına eleştirmek için mi yazıyor bütün bu hikayeyi diye bir ikilemde kalıyor insan. Dogville'de alıştığımız sinemasal düzen bizi Manderlay'de şok etmiyor artık. Etmediği sürece de yepyeni soru işaretleri oluşturuyor kafamıza Trier ile ve bizlere anlatmak istedikleriyle ilgili. Daha eleştirel bir bakış açısı kazandırıyor Manderlay bize.
 
 Nasıl Amerikan kültürünü ve temsil ettiklerini sorguluyorsak durmaksızın, filmin sistemi içinde bir Tanrı rolüne soyunan Trier’i ve temsil ettiklerini de sorgular buluyoruz kendimizi. Yepyeni kapılar açıyor önümüzde Manderlay; hem kendimiz, hem de Tanrı'mız hakkında öğrenmek istediklerimizle karşı karşıya bırakıyor bizleri ve gördüğümüz her şeyi sorgulamak zorunda hissettiriyor bizleri. Daha önce Dogville hakkında yapılan, ya sevilecek ya da nefret edilecek bir film bu yorumları Manderlay için geçerli değil bu sefer. Çünkü filmin kendi içinde de söylemek istediği bir şey her şeyin siyah veya beyaz olmadığı.

 Ayşegül Kesirli


MİNİ PORTRE: TRİER SİNEMASI VE MANDERLAY

http://www.sinemadefteri.com/2008/12/mini-portre-trier-sinemasy-ve-manderlay/

Yazan: Serkan M. & Melik S. • 21 Aralık 2008 • Kategori: Söyleşi

Not: Normal yazılar Serkan Mutlu’ya, koyu renkliler Melik Saraçoğlu’na aittir.

Oldum olası iyi çalışan, planlı, programlı bir makineye benzetmişimdir Trier sinemasını. Yönetmene (artık enikonu klişe diyebileceğimiz bir üslupla) “Sinemanın yaramaz çocuğu” lakabının takılmış olmasını da biraz buna bağlıyorum şahsen.: Trier, bir filme başlamadan önce, daha yaratım aşamasında kendisini eserinin önüne koyuyor. Bu yönden “spektaküler” bir isim olduğu su götürmez bir gerçek

İzledin mi bilmiyorum, Jørgen Leth ile yaptıkları Beş Engel’de iyiden iyiye ortaya çıkıyordu yönetmenin tavrı: Bir Trier filminin son kertede esas amacı, kendisinden bahsettirmek, bir “şey” yapmak oluyor bana göre. Danimarkalı önemli kısa film yönetmeni (bu tanım ülkemizin sinema endüstrisini düşününce ne de saçma kalıyor!) Jørgen Leth’in anasından emdiği sütü burnundan getirirken de aynı şey var Trier’in aklında: “İşte o eşarplı, devamlı içki içen herif gene orada. Ve gene bir film yapıyor!” dedirtmek istiyor filmini izleyene. Bunda da fazlasıyla başarılı olduğunu kolaylıkla savlayabiliriz.

Düşününce, bir grup arkadaşıyla ortaya atıp sinema dünyasını iyiden iyiye çalkaladığı Dogma akımını da bu “sapkın” düşüncenin bir ürünü olarak görebiliriz aslında. Artık Neo Realismo, Nouvelle Vague, New Cinema vs gibi sinema akımlarının doğumunun imkânsız olduğu, sinemanın iyiden iyiye endüstrileştiği şu çağda (her ne kadar çok başarılı olmadıysa da) Dogma gibi bir akımı ortaya çıkartabilmesi dahi bir başarı bana göre.

Tabiî yıllar sonra, Dogma95 manifestosunu, yönetmen Tomas Vinterberg’le kör kütük sarhoşken yazdıklarını itiraf ettiğini de unutmamak gerek… Evet, Lars von Trier ne yapıp ediyor, ortaya izlemek gereken bir film koymayı başarıyor. Seyirciyi nerden vuracağını iyi biliyor çünkü. Üstelik bu, önüne sunulan her süslü şeyi kabul eden, sinema kültürü ve beğenisi Hollywood’la sınırlı bir izleyici kitlesi de değil; yönetmenin kendisini göstermesine alışkın, yeniliklere açık bir topluluk. Bu sayede Trier de süslü, göze hoş geleni değil; rahatsız edici, çirkin olanı izletebiliyor. Bu (sadizm içeren?) arzu, Avrupa’nın insanı zorlayan intihar sekansıyla da karşımıza çıkıyor, her saniyesine yayıldığı Gerizekalılar’la da. İş sadece kamerayı bir o yana, bir bu yana sallamakla bitmiyor; hüznü, acıyı, yanlışı, olabilecek en yakın planlarla çekmeyi başarıyor Trier’in “el kamerası”. Çirkinliğe ait olmayan sevgi veya dayanışma, bu yakın planların arasından tek tük de olsa karşımıza çıktığındaysa etkisi bir hayli büyüyor. 

Bahsettiğim bu “gösterme” meselesi, Dogville’le başka bir boyut kazandı. Trier, hem filmini izlenmesi gereken bir eser kılacak, hem de göstermek istediğini en açık şekilde göstereceği yeni bir yol buldu kendine: Büyük, simsiyah bir stüdyo, kuvvetli ışıklar, birkaç ufak eşya ve çizgiden ibaret dekor ve oyuncular. Filme çekilmiş bir tiyatro piyesi miydi bu? Dış sesin anlatıcı görevi üstlendiği modern bir masal mı? Tam bir cevap bulmak güç. Belki de söylenebilecek tek şey, Dogville’in sinemada soyutlama adına yapılmış en önemli denemelerden birisi olduğu. Trier “çirkin”i en iyi şekilde nasıl göstereceğini bulmuştu sonunda.

Katılıyorum. Onun da dışında, Dogville, Trier’in Suç Unsuru – Salgın – Avrupa üçlemesiyle başladığı ve yavaş yavaş, plan plan kurduğu sinemasal evrenin doğal bir uzantısı. Hani hep tekrarladığım bir söz vardır, “İyi yönetmen hep aynı filmi çeker” diye; Trier de birbirinden pek farklı filmler çekmiyor tüm filmlerini göz önünde bulundurursan: Öncelikle Trier sinemasında kutsal kitaba değgin (biblique) bir gerçekçilik arayışı var. İnsanın içindeki şiddet, kötülük, yalancılık, düzenbazlık gibi temalar filmlerinin temel izleğini oluşturuyor. Bir bakıma köşede kalmışın, çaresizin sineması Trier’inki. Karakterleri de görüntüsel estetiğine teğet geçiyor bu noktada, zira hiçbiri iddialı kişiler değil. Hayatta yükselmeleri ya da içinde bulundukları kötü durumdan çıkmaları için bir reçete yazmıyor Trier karakterlerine, tam aksine onları insanın sinirlerini bozan durumların içerisinde kullanıp önce karakteriyle, sonra da izleyicisinin duygularıyla oynuyor.

İşte, Karanlıkta Dans’tan sonra çektiği Dogville’de de yapıyor “numarasını”. Bu sefer Selma yerine Grace var, ama her yol aynı yere çıkıyor: Trier izleyeni germeyi, perdede olan bitenden uzaklaştırmayı ve duyarsızlaştırmayı çok iyi beceriyor. Hatırlayalım: Dogville’de neredeyse tüm kasaba tecavüz ediyordu Grace’e. Şimdi dahi anımsarım sinema salonunda yaşadığım o şoku, üzüntüyü. Ancak film ilerledikçe, Grace acı çekmeye devam ettikçe, duyarsızlaştığımı, Trier’in benimle oynadığını anlamaya başlıyorum; uyanıyorum. Bir Trier filminde, o an bir film izlediğini unutmak imkânsız âdeta. Dogville de (senin daha önce bahsettiğin) bu soyutlamanın, sentetikleştirmenin sinema tarihine geçmiş tezahürü; bu kesin.

Bu noktada Manderlay’e geçmeliyiz sanırım. Trier’in Amerika üçlemesinin ikinci filmi, görsel olarak Dogville’in izinde gidiyor; ancak anlattığı şey neredeyse tamamen farklı. Açıkçası merak ediyorum Trier’in bu üçlemeyi nereye vardıracağını… İlk filmde neredeyse İsa’ya dair bir karakter olan Grace, bu sefer farklı bir amaçla Trier’in elinde. Hatırlarsan, Grace Dogville’den intikamını çok sert almıştı, “Eğer dünyada bir kasaba yok olmalıysa, o bu kasabadır” diyerek. Trier’in Grace karakterini ve üçlemesinin rotasını bambaşka bir alana kaydırması sana da garip gelmiyor mu? 

Rotanın tamamen farklı bir alana kayıp kaymadığı konusunu daha detaylı incelemek gerek. “ABD – Fırsatlar Ülkesi” adı altında toplanan üçlemenin bu ilk iki filminde de -muhtemelen üçüncüsünde de olacağı gibi- aynı işleyiş mevcut: Evlerinin, hatta insanlarının içini gördüğümüz bir kasaba; bu mikrokozmosun simgelediği Amerika Birleşik Devletleri, yani bir makrokozmos; son olarak da, üçlemenin adını aşarak ulaştığımız ve insanlığın geneliyle bağdaştırabileceğimiz bir üst tema.

Dogville, “gerçek Amerikalılar”ın yaşadığı bir beyaz Anglosakson Protestan (WASP) kasabasıydı. Aynı kelime üzerinde dolaşmak icap ediyor; filmde, bu ideal ve tipik Amerikalıların “çirkin” yüzü gösteriliyordu. Kasabadaki her bireyin ne kadar da ikiyüzlü, ahlaksız ve kusurlu olduğunu izliyorduk. Hristiyanlık teması yine yerli yerindeydi: Grace’le İsa arasındaki açık benzerlik (Her filmi kutsal kitaba göndermelerle dolu olan Trier’in sık sık yobazlıkla suçlandığını da belirtmek gerek). Benzerlik demek dahi yanlış olur aslında, Grace İsa’nın ta kendisiydi. Zincirlere vuruluyor, haksız yere işkenceye uğruyor, başkasının yerine acı çekse de sesini çıkarmıyor, kasaba halkına elinden geldiğince yardım ediyordu. Fakat sonunda, Grace’in aslında İsa olmadığını görüyorduk; gücünü asla kullanmayan İsa’nın aksine, güce kavuştuğu an bir canavara dönüşüyordu. Bir bakıma, Grace’i tanrılaştırıyordu bu güç; kutsal kitaplarda yok edilişi anlatılan günahkâr şehirlere bir yenisi daha ekleniyordu.

Dogville’in üst teması “din” idiyse, Manderlay’ınki ne, diye kendime soruyorum bu noktada. Trier, karakterinin ve üçlemesinin rotasını bambaşka bir alana çeviriyor mu gerçekten? Öncelikle, Grace için bu değişim fikrine katıldığımı pek söyleyemeyeceğim. Her ne kadar, iki filmdeki Grace arasında dağlar kadar fark varmış gibi görünse de Dogville’in sonu, bunun bir yanılgı olduğunu kanıtlıyor. İlk filmdeki Grace bir melekti, çünkü emrinde kan dökmeye hazır, makineli tüfekli gangsterler yoktu. Dogville’in sonunda Grace’in gerçek yüzünü zaten görmüştük. Manderlay’de de bu, yeri geldiğinde şefkat dolu, yeri geldiğindeyse alabildiğine acımasız ve despot Grace’i izlemeye devam ediyoruz. Hiç şüphe yok ki; ilk filmdeki Grace de Dogville’e adımını attığında böylesi güçlü olsaydı, o da kasabayı kendi doğrularına göre değiştirmeye, yanlışlıkları cezalandırmaya kalkışacaktı. 

Dogville ve Manderlay’de anlatının da farklılaştığı konusuna gelelim. Filmlerin işleyişi için çizdiğim şemadan yola çıkarak konuşursak; makrokozmosun yine aynı kaldığını görüyoruz. Hedef alınan ve betimlenen bir Amerika var stüdyoyu aydınlatan ışıkların altında. Ancak şemanın diğer iki kademesi değişiyor: Mikrokozmos bu sefer Manderlay, üst temaysa yöneten/yönetilen.

Senin “üst tema” olarak isimlendirdiğin mekân değişimini, ben daha ziyade Trier’in üçlemesinin her ayağında farklı bir şeyi anlatması olarak yorumluyorum. Trier’in sinemasının dili, görüntüleri, dekoru vs aynı kalsa da; anlattığı şey bu sefer (neredeyse tamamen) değişiyor. Ortada gene insan doğasına yapılan atıflar, son kertede insanoğlunun ne kadar güvenilmez olduğu mesajı var; ama diğer yandan, filmin politik olarak durduğu yere baktığımızda Dogville ve Manderlay’in özünde birbirinden tamamen farklı iki film olduğunu düşünebiliriz.

Trier, bu sefer “beyaz” adamın sırf “siyah” olduğu için bir diğerini aforoz etmesini anlatıyor. “Sadece bunu mu anlatıyor?” diye soracak olursan, bana göre evet. Filmin tek eksiğini de bu olarak yorumluyorum. Sonuçta Manderlay kasabası, kör göze parmak şeklinde siyahın ve beyazın ayrıldığı, günümüz normları içerisinde “kötü” bir kasaba. Filmin temel mesajı da bu zaten: Trier, Danimarkalı bir yönetmen, bir sanatçı, bir entelektüel olarak Amerikan way of life ile âdeta dalgasını geçiyor. En başta bir insan olarak bu ayrımla hesaplaşmak gerektiğini düşünüyor belki de, kim bilir?

Manderlay bu konuyla olduğu kadar statüko ve insanların yönetim şekliyle de ilgili bir film. Düşünsene, siyahların beyaz hegemonyası altında kalması, beyazların olduğu kadar siyahların da suçu değil mi? Hatırlarsan filmin bir yerinde –ki bence en önemli anlardan biriydi film adına- kanun kitabının (Mom’s Law) bizzat Wilhelm tarafından yazılmış olduğunu öğreniyorduk. Buradan dünyanın geçirdiği politik ve felsefî akımları da göz önünde bulundurarak kimi çıkarımlara varmak mümkün, hatta haddimizi bilmeyerek ta Machiavelli’ye, Hobbes’a, Rousseau’ya kadar gidebiliriz, “Neden yönetiliyoruz?” sorusunu kendimize sorarak… Fakat diğer yandan kabalık yapma, amiyane tabiriyle “doğmamış çocuğa don biçme” olasılığımızı da hesaba katmalıyız (ki bizzat Trier’in filmi için yaptığı açıklamalar bunu düşündürebilir).

Son kertede, en azından benim için, Manderlay önemli bir şey anlatıyor, fakat yeni bir şey anlatmıyor. Trier’in de yeni bir şey anlatmak için kolları sıvadığını düşünmüyorum. O, bizi rahatsız etmek, biraz da olsa dürtüklemek için orada. Ve işini iyi yaptığı kesin. Benim için Manderlay, ilk planından jeneriğine kadar ince elenip sık dokunmuş bir modern çağ masalı. Dogville’den sonra ikinci kez David Bowie’nin Young Americans’ıyla dürtülmüş olmaktan da hiç şikâyetçi değilim açıkçası.

Senaryonun alt metninin, söylediğin düşünürlere kadar indiğine ben de katılmıyorum. Zaten Manderlay’i, “yöneten/yönetilen” konusunda önceden ortaya konmuş onca esere, söylenen söze dayandırmaya çalışırsak; Fransız eleştirmenlerin sık sık düştüğü hataya düşer, filmleri gerçekte olduklarından daha derinlikliymiş gibi değerlendirmeye, yönetmenin entelektüel birikimini gereksiz yere yüceltip övmeye başlarız. Böylece “Barbar Conan aslında Nietzsche’nin ‘üst-insan’ıdır” demeye varan, komik, sonu gelmez çıkarımlar yapabiliriz. Örneğin Trier’in, alt metnine Churchill’in “Her millet layık olduğu şekilde yönetilir.” sözünü dâhil ettiğini düşünelim. Bu durumda; film, yıllar boyunca kölelik yapan, acı çeken zenci halkın, bu acıyı ve sefaleti hak ettiğini anlatmış oluyor.

Buna karşılık, Manderlay’in sadece Amerikan tarihindeki “ırkçılık” meselesine eğildiğine, Amerika’nın zencileri ezişini eleştirmekle yetindiğine inanmadığımı da belirteyim. Amerika’nın Irak’ı işgaline filmde hiç yer verilmediğini iddia etmek mümkün mü mesela? Silahlı çetesini peşine takan Grace’in, işkence görüp, aşağılanan halkı kurtarmak için Manderlay’e girmesiyle, ABD’nin Irak halkını özgürleştireceğini söyleyerek Irak’a saldırması arasındaki benzerlik ortada. Hatta Trier, kurduğu bu paralelliği daha da kuvvetlendirmeden edemiyor. Amerika, Irak’ı işgalini meşrulaştırmak için ülkede dünyayı tehdit eden kimyasal silahlar olduğunu öne sürmüş, sonradan bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıkmıştı. Manderlay’de de Grace, kasabayı yöneten beyazların halkı silah zoruyla çalıştırdığını, onlara zulmettiğini ileri sürüyordu. Fakat sonradan öğreniyorduk ki; beyazların evinde birkaç ufak silahtan başka bir şey yokmuş. 

Aslında film ve diğer Trier eserleri hakkında daha fazla konuşmaya, tartışmaya gerek yok. Amacımız, belli bir film üzerine yoğunlaşmak, sınırlı bir alan içerisinde kalıp ele aldığımız konuyu en ince ayrıntısına kadar incelemek değil; Trier sineması üzerine farklı düşünme pistleri açabilmekti sadece. Üçlemenin son filmi Wasington’ı beklerken, Trier yapıtı üzerine birkaç çıkarımda bulunma fırsatını kaçırmak olmazdı. Zaten Trier, son iki filminde bu çıkarımı yapmak için gereken “anahtar”ı çoktan elimize vermişti. Fakat şurası da kesin ki, üçleme Wasington’la beraber daha olgun ve kapsamlı bir okumaya tabi tutulabilecek.

(2006 yılında Koara‘da yayınlanmıştır.)

2242
0
0
Yorum Yaz